Chiviyazıları Yayınevi, 1996 yılının Nisan ayında faaliyete fiili olarak başladı. Yalnız 1996 öncesi yaklaşık 5 yıl süren bir ön hazırlık aşamasını geride bırakmıştı. Yayıncılık süresi içinde, tercihini varolanın korunmasından yana yapan eğilimlere ve anlayışlara uzak durmayı amaç edindi ve bu amacı da başarıyla sürdürüyor.
Chiviyazıları Yayınevi, yaşadığımız dünyada toplumsal süreçleri belirleyen eşitsizlikçi - egemenlikçi sistemlerle arasına eleştirel bir mesafe koymayı niyet edinmiş metinlerin yanısıra yaşayan tarihe tanıklık eden halklar ve halkların sorunlarını, yeni ve yeniden bir gelecek için dünyamıza katkıda bulunan metinleri yayımlıyor.
Chiviyazıları Yayınevi, daha eşit, daha adil, daha özgür bir yarının bilgisini bugünden kurmak ve yaşamda karşılıklarını üretmek yolunda çaba harcayan yazar ve okurların buluştuğu bir yayın pratiği olmayı amaçlıyor.
Bir yayın kolektifi olarak Chiviyazıları Yayınevi; insanca yaşayabileceğimiz bir dünya yaratmanın, yaşadığımız bu dünyayı değiştirmekten geçtiği düşüncesiyle, insanın bu dünyanın bilgisine ulaşacağı oranda özgürleşebileceğine inanan bir yayın politikasına sahiptir.
İşte bu nedenle Chiviyazıları Yayınevi; “öteki”ni aramayı, araştırmayı, tartışmayı, özgürleşmenin ilk adımı olarak görmektedir. “Öteki”nin aynı zamanda görünmeyen olduğu gerçeğiyle, görünmeyeni görünür kılmanın, bizi özlediğimiz dünyaya yakınlaştırdığını biliyoruz.
Bu anlamda renklerimizi ve cinsiyet tercihimizle birlikte kısaca bir kimlik dökümümüzü veriyoruz.
Chiviyazıları Yayınevi; dahilerin, manyakların, direnenlerin, dilenenlerin, yolda yatanların, uykusuzların, deneyenlerin, keşfedenlerin, üçüncü cinslerin, barışseverlerin, asit beyinlerin, dijital beyinlerin, protez duyguların, siyahların, sarıların, beyazların, esmerlerin, kaçakların, tutsakların, öncülerin, önceden söyleyenlerin, korkusuzların, sefillerin, hayatını bulanların, hayatını harcayanların, harcananların, virüslerin, akreplerin, yılanların, dürüstlerin, hakkını arayanların, önünü iliklemeyenlerin, ayrı duruşların, körfezlerin, dalgaların, çöl kıyısının, okyanusun kentinde yaşayanların;
Chiviyazıları Yayınevi; sanal ve gerçek, virtüel ve reel coğrafyanın, bilişimin, iletişimin, iletişimsizliğin, inişli çıkışlı yolların, inişli çıkışlı ruhları
Çevbir\'in resmi sitesinde (www.cevbir.org) hakkımızda yayımlanan yazı hakkında görüşmemize ve bir süre beklememize rağmen ne tavırlarında bir değişiklik ne de yayınladıkları yazıyı geri çekme gibi bir davranışta bulundular... Bunun üzerine değerli okuyucularımızdan ve dostlarımızdan -zamanlarını çaldığımız ve bu anlamsız kargaşa ortamına onları ortak ettiğimiz için- özür dileyerek cevabımızı yayınlamak zorunda kaldık...
Cevap hakkımızı kullanmak için bu yazıyı kendilerine ilettik. Ne yazık kı hiç bir etiğe sığmayan bir davranış şekli göstererek bu yazımızı yayınlamadılar...
Suyun ışıltılarında mı gizli kırgınlıkların uykulu günbatımları. Hangi kuş daha az acımasız, hangi ezgi daha az kırgın kendine ve kör sabahlara. Yaralar Zap suyunun ışıltılarında yitirmişler kimsesizliklerinin en derin uçurumlarını...
?Git dedi; kendini çok sevdirmeden? ve gittim. Hani o güzel dalyanların küçük kızı gözlerinde. Hani o sevenin sevilmeyen sevgisi. De bana söyle. Neredeydin bunca karanlık tünellerin kirpiklerinde yıllar boyunca. Yıllar yılları kovaladığında neredeydin. Varlığımın sıcak esintisiyle mi üşüyordu gözbebeklerin.
Kıvılcımların kızıl çilesiyle sönmedi ki zaten ateş dağ başlarında ve birde duman sesleri karıştı toplumsal yabanlılığımıza. Yalnızlık yeni bir bakış ve yakarıştı belki de yeryüzüne.
Bir dağın eteğindeydi köyümüz. Uzaktan, dağa tırmanırken yorulup kalmış koyunlar gibi görünürdü köyün evleri. Biraz daha yaklaşınca, dağın yamaçlarına tırmanma niyetinde olmayan, sadece korunmak için dibine sokulmuş koyunlara daha çok benzerdi evler. İçinde fakir insanların yaşadığı bu küçük evler, taş ve balçıktan yapılma, derme çatmaydılar. Dereler akardı köyün sağından solundan. Bahar aylarında düzlüklere taşan sular, yaz gelince durulur, yatağındaki taşları yerinden oynatmadan, daha sakin akardı; güz aylarında azalır, kış aylarında ise donardı. Kışlar uzun sürer, insan boyu kadar kar yağardı. Günlerce kapılar açılamaz, komşu bile komşusuna gidemezdi. Öyle soğuk olurdu ki, insanın sesi bile donar, bir çınıltı olarak kalırdı havada. Ama bahar gelip de karlar erimeye başlayınca bin bir türlü bitki kaplardı doğayı. Pırıl pırıl otların ve renk renk çiçeklerin keskin, yoğun kokuları insanın aklını başından alırdı. Çiçeğiyle, otuyla, böceğiyle, suyuyla cennetin ikiz kardeşi olurdu köyümüz.
Her Kadın Önce Bir Hayaletle Sevişir, aşk acısını saramayan Suzan?ın ilk aşkının hayaletinde kendini arayışının öyküsü.
Buna belki de kayboluşunun öyküsü demeli! Kadın, yitirdiği aşkın hayaletini kovacak erkeği buluyor sonunda ancak erkeğin onu kuşatacak cesareti yok. Suzan aşk girdabında, arzunun ve tutkunun sabırsız şöleninde tek başına kaybolacak!
Altan, ilk romanında gerçekle düşün, hastalıkla sağlığın, gündüzle gecenin ve elbette iyi ile kötünün bıçakla kesilip ayrılamadığı yerden bakmaya cesaretlendiriyor okurunu. Yaşamın talihsiz mekânlarda sıkışıp kalmasına isyan ederek ve özellikle kaybolmak için çıkılan yolculukları özendirerek.
Elinizdeki yapıt, kadınla erkeği yaşamın içinde, aşkın içinde içtenlikle kaybolmaya davet eden, uyku tadında bir yolculuk. Yazar diyor ki: ?Hiçbir kadın bir gece kelebeğiyle konuşacak kadar yalnız kalmamalı! Ve hiçbir erkek bu yalnızlığı küçümseyecek kadar kaba olmamalı?!